3 Ağustos 2009 Pazartesi
Mutsuzluk tehlikelidir
0 şefkat notu //Sessizce ağlayan: Princess Zorhonashes //Göz yaşartan zaman: 3:19 ÖÖ"Birçok insan" diyor Dostoyevski, "mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur."
Şaşırtıcı hatta kızdırıcı bir cümle bu.
Ama düşündürücü de.
Düşündükçe de bu büyük yazarın haklı olabileceğini hissediyorsunuz.
Ben, kendini mutsuz sanan çok insan gördüm.
Mutluluklarıyla kendileri arasındaki en büyük engel kafalarındaki "mutluluk" tarifiydi.
Çocukken seyrettikleri bir filmden, okudukları bir kitaptan, büyüklerinin anlattığı bir hikayeden insanların aklına bir "mutluluk resmi" yerleşiyor ve bu resme benzemeyen hiçbir görüntünün mutluluk olabileceğine daha sonra inanmıyordu.
Ellerinde tek bir mutluluk kalıbıyla dolaşıyorlar, bir başkasının kendine dar gelen ayakkabısını giymeye çalışır gibi kendi mutluluklarını bu kalıbın içine sokmaya uğraşıyorlardı.
Eğer mutlulukları o kalıba sığmazsa mutsuz olduklarını düşünüyorlardı.
Başka bir biçimde de mutlu olunabileceği ihtimali onlara inandırıcı gelmiyordu.
Akıllarındaki mutluluk tarifine uymadığı için sahip oldukları mutluluğu değiştirmeye uğraşıyorlar...
Ve mutsuz oluyorlardı.
O insanlar, bir zamanlar aslında mutlu olduklarını ancak mutluluklarını kaybettiklerinde anlayabiliyorlardı.
Bunlar, insanlık aleminin içindeki en büyük duygusal nehirlerden biri olan mutsuzluğun içine diğer talihsizlerle birlikte akıyorlardı.
Orada gerçek mutsuzlarla, terk edilmişlerle, sevilmemişlerle, sevdiğini yitirmişlerle, hayallerine ulaşamamışlarla buluşuyorlardı.
Birbirinden çok değişik maceralardan, hayatlardan, kırgınlıklardan bu nehre akmış insanlar, burada zamanla birbirilerine benziyorlardı.
Onları bakışlarından, seslerinden, bazen başkalarını çok şaşırtan bir cüretkarlığa dönüşen telaşlarından tanıyordunuz.
Hemen hemen hepsi de ümitlerinin çoğunu kaybetmişlerdi.
Ellerinde kalan çok küçük bir ümit kırıntısıydı.
Mutsuzluğu onlar için çok tehlikeli kılan da ellerindeki bu küçücük umut parçasıydı.
Bu umuda yapıştırılmış öfkeli bir intikam isteği de bulunuyordu dağarcıklarında.
O çok ünlü "Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır" cümlesiyle başlayan kitabının girişine Tolstoy'un önsöz yerine yazdığı tek satırlık alıntı, birçok mutsuzun duygusunu da dile getiriyordu:
"İçim nefretle dolu, öcümü alacağım."
Geçmişe ve geçmişte kalan birilerine karşı nefretle ve intikam isteğiyle dolu oluyordu mutsuzların çoğu.
Geçmişten öç almak istiyorlardı.
Geleceğe dair ise çok küçük bir umutları vardı.
Gelecekle ilgili ümit, içinde geçmişten öç alma isteğini de barındırıyordu.
O minicik ümidin titrek ışığını her yerde, her insanda arıyorlar, bunu bulduklarını düşündüklerinde ise hiçbir mutlu insanda görünmeyen telaş dolu bir çabayla ileri doğru atılıyorlardı.
Bu mutluluk ümidini gerçekleştirebilmek ve geçmişle hesaplaşabilmek için her yöne, her insana doğru neredeyse hiç düşünmeden kendilerini fırlatıyorlardı.
İnsanlar daha sonra pişman oldukları birçok şeyi böyle bir ruh halinde yapıyorlardı.
İçine düştüğü uğultulu sularla bir felakete doğru sürüklendiğinden korkan insanların kurtulmak için neler yapabileceğini daha önceden tahmin etmek bile mümkün olamıyordu.
Özellikle mutsuzluk nehrine yeni düşenler, timsahlarla dolu bir sudan geçmeye çalışan karacalar gibi kurtulmak için canhıraş bir şekilde çırpınıyorlardı.
Neredeyse bir tür kişilik değişiminden geçildiği bir dönemdi bu.
Mutsuzluk, vahşi bir biçer döver gibi insanın ruhunu parçalıyordu.
Bütün güvenini yok ediyordu.
Mutsuz insanlar, hep bir uçuruma düşüyormuş duygusuyla her karşılaştıkları yeni insana, içine girdikleri her yeni çevreye "Acaba tutunabileceğim dal burada mı" diye bakıyorlardı.
İnsanlar hayatlarındaki en şaşırtıcı ilişkileri de bu mutsuzluk krizinde yaşıyorlardı.
Hayatın bir daha asla "güzel" olmayabileceği endişesi ruhlarını öylesine kuvvetli bir biçimde sarıyordu ki yeniden "mutlu" insanların arasına dönebilmek, bu korkulardan, yalnızlıklardan, güvensizliklerden, acılardan sıyrılabilmek için her ihtimali, en anlamsızlarını bile deniyorlardı.
Hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken derin bir yalnızlıkla, yeniden hayatla barışabileceğini söyleyen minicik umut arasında sanki başdöndürücü bir tahtıravallide iner çıkar gibi sürekli bir dalgalanma yaşayan mutsuz insanların, tek başlarınayken kederli bir yorgunlukla bir kenara oturup, başkalarıyla karşılaştıklarında irkiltici bir enerjiyle ayaklanmaları, bu yıpratıcı değişimleri sürekli yaşamaları bütün ruhsal dengelerini de altüst ediyordu.
Sükuneti unutuyorlardı.
Hep çırpınıyorlardı.
Onları yeniden mutlu edecek birini bulabilmek, geçmişten öç alabilmek, kendilerine olan güvenlerini tazeleyebilmek için, aklını ıssız dağlarda kaybetmiş şanssız bir altın arayıcısı gibi her yeri kazmaya çalışıyorlardı.
Gülünç olmaya bile aldırmıyorlardı.
Bazen, ruhlarını kaplayan kasırga aniden duruverdiğinde, bir anlığına, "ben ne yapıyorum" diye kendilerine soruyorlardı ama bu sadece bir andı, kasırga biraz sonra yeniden başlayıp onların kendilerine dönük gözlerini karartıyordu.
Yeniden kör oluyorlardı.
O mutsuzluk nehrine bir kere düşmeyegörsün insan...
Oraya düşmenin kolay ama çıkmanın çok zor olduğunu ancak o zaman anlar.
Cömert bir dilenci gibi yaşar ondan sonra, biraz umut dilenir ve karşılığında her şeyi vermeye razı olur.
Verdikleri gözükmez, herkesin aklında dilenişi kalır.
O umudu bulduklarını, aradıkları insanla karşılaştıklarını sandıkları anda hissettikleri kurtuluşu ve mutluluğu, hiçbir mutlu insan kavrayamaz.
Ama mutsuzlar yanıldıklarını çabuk anlarlar.
Daha derin bir acıyla düşerler mutsuzluklarının içine.
Öç istekleri daha da artar.
Öyle zamanlar olur ki bütün insanları yabancı ve düşman görürler.
Sonra o yabancılara sığınmaya çalışırlar.
Çok mutsuz insan gördüm.
Seslerini tanırım onların, bakışlarını tanırım.
Abartılı neşelerini tanırım.
En neşeli konuşmanın bir yerinde kararıveren yüzlerini tanırım.
Hikayelerini dinlerim.
Çoğu Dostoyevski'nin sözlerini hatırlatır.
Mutlu olduklarını bilmedikleri için mutsuz olduklarını sanmış, sahte bir mutsuzluktan kurtulmaya çalışırken gerçek bir mutsuzluğa düşmüşlerdir.
Kahkahalarla dolu bir geceden sonra onları izlerseniz hızla başlayan adımlarının gitgide yavaşladığını, her yavaşlayan adımla bir başkasına dönüştüklerini, omuzlarının çöktüğünü, ruhlarında taşıdıkları yorgunluklarının onları esir aldığını görürsünüz.
O anda karşılarına çıkıveren biri onları en çılgın şeyleri yapmaya ikna edebilir.
Aniden evlenebilirler.
Ertesi sabah dudaklarında bir plastik tadıyla uyanmak üzere hiç sevmedikleri hatta hoşlanmadıkları biriyle sevişebilirler.
Varlığıyla kendilerini utandıracak birileriyle kalabalıkların önüne çıkarak poz verebilirler.
Tehlikelidir mutsuzluk.
İnsanı şaşırtır.
Telaşlandırır.
Öç duygusuna sürükler.
Yalnızlık korkularıyla yakar.
Geçmişin hatıralarıyla hırpalar.
Yabancılara muhtaç eder.
Ve, birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer.
Bir kere mutsuzluk nehrine düştün mü de çıkması zordur.
Bilirim o suları, oralarda yıkandım.
O sularda ıslananları onun için hemen tanırım.
Her mutsuzla karşılaştığımda aynı sözleri söylemek isterim.
"Sakin ol, sükunet kurtaracak seni."
Her seferinde de sakin olamayacağını bilirim.
Mutsuzluk telaşlandırır çünkü insanı.
Telaşıyla tehlikelidir zaten, elindeki o küçük ümidi de kaybetmemek için çırpınmasıyla tehlikelidir mutsuzluk.
Pişmanlıklarımızı telaş yaratır çünkü, telaşımızla utanılacak hareketler yaparız, bazen önümüzde kaderin açtığı geniş yollarda mutsuzken tökezlememiz telaşımızdandır.
Gördüğümüz her insana, boğulmakta olan bir insanın kurtulma hırsıyla sarılır ve onları korkuturuz, biz onları kendimize doğru çekmeye uğraştıkça onlar bizim korkularımızı çoğaltarak kaçarlar.
Yalnızlıktan korktukları için yalnızlaşır mutsuzlar.
Ve yalnızlaştıkça yalnızlıktan daha çok korkarlar.
Mutluluk topraklarına açılan o "sükunet kapısından" geçmeyi bir türlü beceremezler.
Sonra bir gün, o küçücük ümitlerini de kaybedip artık yokluğa yaklaştıklarını sandıklarında aniden o sükunet kapısı açılıverir önlerinde.
Ümitleri yoktur artık ama mutluluk şansı onlara sezdirmeden belirivermiştir.
Ümitsizce dururken bulurlar mutluluğu.
Kimse sonsuza dek o mutsuzluk nehrinde sürüklenmez çünkü...
Bir gün herkes kurtulur.
Ahmet Altan
Mutluluk-Mutsuzluk ve Zaman üzerine
0 şefkat notu //Sessizce ağlayan: Princess Zorhonashes //Göz yaşartan zaman: 2:46 ÖÖ“Mutluluk, sevdiğinle zamanı unutmaktır” demişti üstad Çetin ALTAN bir söyleşimizde ve hemen not etmiştim heyecanla. İlginç bir tanımlamaydı. Zamanı unutmak, mutluluğun bir diğer adı oluyordu demek. Bu tanımdan kalkıldığında mutsuzluk da, doğal olarak zamanı hiç akıldan çıkarmamak anlamına geliyordu .
Mutluluk, mutsuzluk ve zaman arasındaki ilişkinin ne olduğunu düşünürken, zamanla ilgili söylenen deyimleri yokladım zihnimde. Sıkıntılı, acılı, mutsuz anlarımızda zamanın bir türlü geçmediği ya da yavaş geçtiğini ifade eden :” zamanı iple çekmek”, “zaman geçmek bilmiyor” gibi deyimleri anımsadım ilkin. Oysa mutlu olduğumuz anlarda zamanın nasıl akıp geçtiğini bilmeyiz bile. ”Zaman su gibi akıp gider” ve biz mutluluğumuzdan farkına varamayız zamanın.
Zaman biz miyiz? Zamanın kendine göre bizim dışımızda normal bir işleyişi yok mudur? Yoksa zaman da mı yoktur? Zaman varsa, işleyişi nasıldır? Daha bir sürü sorular geliyor insanın aklına. Ama eğer zaman bizim mutlu ya da mutsuz olduğumuza göre değişiyorsa ve de mutlu olduğumuzda hiç farkına bile varamadan yokmuşcasına geçip gidiyorsa; mutsuz olduğumuzda ise geçmek bilmiyor ve neredeyse durmuşcasına hiç geçmiyorsa, şöyle düşünmeden kendimi alamıyorum: Ne kadar mutlu olmalıyız ki, zamanı hiç duymayalım ve zaman diye bir şey olmasın; ve ne kadar mutsuz olmalıyız ki zaman hiç geçmesin ,dursun, işlemesin ve zaman diye bir şey olmasın?
Ya zamanın bizim dışımızda bir işleyişi varsa ve bizim bu mutlu-mutsuz durumlarımızdan haberi olmadan kendine göre geçip gidiyorsa ve hızını hiç değiştirmeden hep aynı tempoda kendi işini yapıyorsa, bizim bütün bu hallerimizi zamana yüklemek ne derece doğrudur? Üstelik de, zamanın çok çabuk ilerlemesini istemek, mutluluğu bununla ifade etmek, ölüm denen olgunun da bir an önce gelmesini arzulamak gibi bir çelişkiyi beraberinde getirmiyor mu? Öyle ya, zaman ne kadar çabuk uçup giderse, ölüme de o kadar hızla yaklaşmış olmaz mıyız? Zamanın hiç geçmek bilmediği o sıkıntılı, mutsuz durumlarımızda ise, zaman çok yavaş geçtiğinden, daha çok yaşamış ve ölümü de bir o kadar geciktirmiş olmuyor muyuz?
Durum böyle olunca, zaman geçsin diye oyunlar oynamak, kahvehanelerde kumar oynayarak “zaman öldürmek”, içki içerek “zamanı unutmak” gibi zamanın içini ıvır zıvır şeylerle doldurarak ve zamanın farkında olmamaya çalışarak yaşamak , hiç arzulamasalar da, bir an önce ölüm olgusuyla karşılaşmayı arzulamak gibi bir şey oluyor.Ve geriye bakıldığında koskoca bir hiç görmenin pişmanlığını yaşamak da cabası.
Madem ki “mutluluk, sevdiğinle zamanı unutmaktır”, o zaman bu “sevilen” in kim ve ne olduğunu iyice yerine oturtmak ve sağlıklı bir seçim yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyor. Zamanı unutalım unutmayalım; farkında olalım olmayalım; mutlu olduğumuzda akıp gitsin, mutsuz olduğumuzda geçmek bilmesin; eninde sonunda bir ölüm olgusuyla karşılaştığımıza göre, zamanın bizi getirip koyduğu bu ölüm kapısının önündeki duygularımız, değerlendirmelerimiz önem kazanıyor. O, bize zamanı unutturan “sevdiğimiz ”, ölümden sonra sonsuzluğun kapısını açacak, bize sonsuzun yolunda ışık verecek, sonsuz varoluşumuzu mu sağlayacak yoksa ölümün kapısında bizi terk ederek,” benden bu kadar, artık ne halin varsa gör!” diyerek bizi ölümle birlikte yokoluşa mı sürükleyecekdir? Çünkü herkes bir şekilde zamanı geçirerek bu sona gelmiştir. Kimi yemeyi-içmeyi, çalmayı-çırpmayı, yan gelip yatmayı, hep kendine kendine yontmayı “sevmiştir” ve “bu sevdiğiyle zamanı unutarak mutlu olmuştur”; kimi de çalışarak okuyarak, yazarak, bilgi edinerek ve bu bilgisini insanlığın hizmetine sunarak, üreterek, paylaşarak, sadece kendini değil “ötekileri de düşünmeyi sevmiş” ve “bu sevdiğiyle zamanı unutarak mutlu olmuştur.”
Madem ki “mutluluk, sevdiğinle zamanı unutmaktır”, o halde bu sevdiğimizin bizi sonsuz varoluşa mı yoksa ölümle birlikte yokoluşa mı götüreceği sorusunu aklımızdan çıkarmadan özgürce tercih yapmak hakkımızı kullanmak durumdayız. Zaten insanın önündeki bu tercih etme özgürlüğüdür onu insan yapan ve gerektiğinde melekten üstün yapan. Çünkü meleklerin kötüyü seçme şansları yoktur.
Coşkun KARABULUT





